<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-3720730634999443133</id><updated>2012-02-16T06:48:36.785-08:00</updated><category term='Cristopher Nolan'/><category term='seslendirme'/><category term='Hatırlatma Merkezi'/><category term='444'/><category term='sesli kitap'/><category term='Toplumsal'/><category term='Atatürk'/><category term='Hatırlatma'/><category term='Teknolojik'/><category term='evrim'/><category term='memento'/><category term='hattrick'/><category term='Bilimsel'/><category term='getem'/><category term='GDO'/><category term='cinsel seçilim'/><category term='Oyun İncelemesi'/><category term='Film İncelemesi'/><category term='Einstein'/><category term='15. Uluslararası Eskişehir Festivali'/><category term='Web Sitesi İncelemesi'/><category term='new scientist'/><category term='görme engelliler'/><category term='Siyasi'/><category term='Tiyatro'/><category term='ht'/><title type='text'>Kalemine Sağlık</title><subtitle type='html'>Okudum - İzledim - Dinledim - Düşündüm - Yazdım... "Kalemine sağlık"</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://kaleminesaglik.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3720730634999443133/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaleminesaglik.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Zamanusta</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09443136408593746596</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>7</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3720730634999443133.post-8267430083371057155</id><published>2009-11-18T11:43:00.000-08:00</published><updated>2009-11-18T12:45:28.151-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='15. Uluslararası Eskişehir Festivali'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tiyatro'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='444'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hatırlatma'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hatırlatma Merkezi'/><title type='text'>444 - Hatırlatma Merkezi</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Gün geçtikçe daha da unutkan bir toplum haline geliyoruz. Bazı şeyleri unutmamak, hafızamızdan silmemek yerine başkalarının önümüze getirmesini bekliyoruz. Kafamızı o kadar çok olay, durum, kişi, ve ayrıntılarla dolduruyoruz ki an içinde kaybolup yaşadıklarımızı hatırlayabilecek kadar bile farkında olamıyoruz. Yaşadıklarımızı, öğrendiklerimizi sorgulamazsak, bu olgulara kendi düşüncelerimizi katarak biçimlendirmezsek onları fark edemeyiz, farkında olmadan onları da bizlere başka bir gün sunulmak üzere bilgi çöplüğüne göndermiş oluruz.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Böylece hayatımız akar gider...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Öte yandan, geçmişe yönelik bu unutkanlığımız bizde geleceğe dönük bir korkaklığı da beraberinde getiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Nasıl mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Önemli günlerimizi bile gündelik telaşemiz içerisinde unutmamak için kenara not etme zorunluluğu hissettirerek... Bu bir evlilik yıl dönümü de olabilir, çok yakın bir arkadaşınızın doğum günü de, doktorunuzla önceden ayarlamış olduğunuz bir randevunuz da...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Gün gelecek, bir kurum ortaya çıkacak; bizlere hangi gün ne yapmamız gerektiğini hatırlatacak. Gündemimiz o kadar yoğun(!) iş hareketleriyle geçecek ki hayatımızdaki önemli işleri hatırlatması için başka birine ihtiyaç duyacağız.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Geçtiğimiz hafta, işte tam bu düşünce üzerine uyarlanmış bir tiyatro oyunu izleme fırsatım oldu. &lt;a href="http://www.eskfest.org/"&gt;15. Uluslararası Eskişehir Festivali&lt;/a&gt; kapsamında düzenlenen etkinliklerden biriydi, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;444 – Hatırlatma Merkezi&lt;/span&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Yazan: Yiğit Sertde&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;mir&lt;/span&gt; &lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_7eDcZTbGGBQ/SwRbOdWYErI/AAAAAAAAAGM/1xZnbhjtHfo/s1600/o2x.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 200px; height: 151px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_7eDcZTbGGBQ/SwRbOdWYErI/AAAAAAAAAGM/1xZnbhjtHfo/s400/o2x.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5405545756706214578" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Yöneten: Y. Ömer Erzurumlu&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Oynayanlar: Gülhan Kadim, Yiğit Sertdemir&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;444&lt;/span&gt;, daha önce yazdığı oyunlarla çeşitli ödüller alan Yiğit Sertdemir’in dördüncü oyunu. Yazar, sahnede gerilim ve mizahın iç içe geçtiği yüksek tempolu  bir atmosfer yaratırken, bireysel belleğini başkalarına teslim edecek denli tüketim düzenine, teknolojiye, kolaycılığa teslim olmuş bir toplumu eleştiriyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;(Tek Perde, 80 dakika)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu oyunda meşguliyetlerimize hapsoluşumuz o kadar güzel bir dil ve akıcılıkla aktarılıyor ki insan istemeden de olsa kendini eleştirmek zorunda hissediyor oyunun sonunda.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;### Dikkat! Buradan sonra yazılacaklar oyunun sonu ile ilgili bilgiler içeriyor. İzlemeyi düşünen&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;ler lütfen okumasın. ###&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Oyunun girişi çok güzel düşünülmüş; ilk başta “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hatırlatma Merkezi&lt;/span&gt;” bir ihtiyaç haline gelmiş gibi gösteriliyor, ve müşterilere belirli bir aidat karşılığında çağrı cihazları veriliyor. İstenen hatırlatma, istenen gün ve saatte çağrı cihazlarına gönderiliyor. “Hatırlatma Merkezi”nin oyundaki işlevi çağrı merkezi gibi çalışarak müşterilerin telefonla talep ettikleri hatırlatmaları veri olarak bilgisayara işlemek, ve müşterilerin hatırlatmalarını yapılandırma/iptal durumlarındaki aksaklıkları gidermek.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Oyun, ortamı çok güzel yansıttığı için kendinizi gelecekte, o halde dışarıdan gözlemliyormuş gibi, hissediyorsunuz. Oyun bu şekilde aslında unutmamamız gereken durumları gelecekte nasıl unutacağımızı yüzümüze vururken birden 444 hatları birbirine giriyor, ve tüm çağrı merkezleri bizim “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hatır&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;l&lt;/span&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_7eDcZTbGGBQ/SwRbirGb7jI/AAAAAAAAAGU/RtvYh1I-C7c/s1600/2009-.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 180px; height: 135px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_7eDcZTbGGBQ/SwRbirGb7jI/AAAAAAAAAGU/RtvYh1I-C7c/s400/2009-.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5405546103994838578" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;atma Merkezi&lt;/span&gt;”mize yönlendiriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Geçen kısa süre sonrasında eklenen verilerden anlaşılıyor ki sisteme yaklaşan seçimde insanlara hangi partiye oy vermeleri gerektiğini anımsatacak hatırlatmalar yüklenmiş. Ancak bu hatırlatmalar, geçmişte söz verdiği vaatleri günümüzde farklı şekilde gerçekleştirmiş, bizlerin unutkanlığından yararlanarak vaatler vermeye devam eden partinin gerçeklerini gözler önüne seren hatırlatmalar.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu nedenle oyun kahramanları ikilem içinde kalıyor; yapmaları gereken, sisteme girilen verilere dokunmayarak insanların gerçekleri hatırlamalarına yardımcı olmak mı yoksa görevleri gereği onları silerek kaldıkları yerden devam etmek mi bilemiyorlar. Çünkü devlet içindeki iktidar sahiplerine karşı “öğrenilmiş çaresizlik”in kurbanları her ikisi de. Geçmişte çevrelerine gerçekleri anlatmak için çok dil dökmüşler, fakat bir yere kadar direnebilmişler, ve sonrasında hayat telaşı onları da kendine katıp geçim derdine düşürmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Sizin elinize böyle bir fırsat geçse hangisini tercih ederdiniz? Geçim derdine mi ortak olurdunuz, yoksa seçim derdine mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karar sizin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farkındaysanız hayatınızı siz yönlendirirsiniz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murat Pınar&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3720730634999443133-8267430083371057155?l=kaleminesaglik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaleminesaglik.blogspot.com/feeds/8267430083371057155/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kaleminesaglik.blogspot.com/2009/11/444-hatrlatma-merkezi.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3720730634999443133/posts/default/8267430083371057155'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3720730634999443133/posts/default/8267430083371057155'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaleminesaglik.blogspot.com/2009/11/444-hatrlatma-merkezi.html' title='444 - Hatırlatma Merkezi'/><author><name>Murat Pınar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04216860359514360305</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://1.bp.blogspot.com/-Z4sAt2wYqFc/TsAkGumECzI/AAAAAAAAAO4/t_9CMogD-io/s220/gravarM1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_7eDcZTbGGBQ/SwRbOdWYErI/AAAAAAAAAGM/1xZnbhjtHfo/s72-c/o2x.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3720730634999443133.post-462700236243739345</id><published>2009-11-16T15:15:00.000-08:00</published><updated>2009-11-16T15:18:06.492-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='evrim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='new scientist'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cinsel seçilim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bilimsel'/><title type='text'>Haddimize olmadan felsefe: Bilimin çözemediği 10 soru</title><content type='html'>&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Geçtiğimiz günlerde hemen hemen yeni tanışmış olduğum birisi ile bir konu üzerinde tartıştık. Ortalık birden geriliverdi. Konu, Murat Belge’nin İstanbul ile ilgili bir yazısından çıkıverdi. “Çanakkale de boğaz, İstanbul da boğaz. Peki neden İstanbul tercih edilmiş?” sorusuna Murat Belge’nin yanıtı “Haliç’in liman özelliği” imiş… &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Velhasıl sevgili arkadaşa İstanbul’a ilk yerleşimlerin ne zaman olduğunu sordum. Bilmediğini söyledi. Basit bir mantık yürüterek “Haliç liman olarak önemli idiyse eğer, denizciliğin ortaya çıkmış olduğu zamanlar olabileceğini” söyledim… Eksik bilgi ile konuştuğumu söyledi. Ben ise sadece mantıksal bir yorum yaptığımı söyledim. O karşı çıkmaya devam edince beğenmediğim üslubu dolayısı ile ortalık çabucak gerildi…&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Her neyse…&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bilgiyi ispatın yolu illa ki o konuda bir ihtisasa sahip olmakmış demek ki… Oysa bir çok insan zoraki üniversite yıllarında ilgili bölüm hakkında okuduğundan çok daha fazlasını başka bir zamanda, başka bir konuyla ilgili şeyleri okuyarak geçirebilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İnsanlığın sosyal evrimi ile ilgili özel bir merak beslemek de pekala mümkün olabilir.&lt;span id="more-530"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Aslına bakarsanız ben yola Türk’lerin kültür kökenlerini araştırmak için çıkmıştım. En başta Profesör Bozkurt Güvenç’in eşi bulunmaz kitabı “Türk Kimliği”ni okudum. Adı dolayısıyla raflarda ilk görüldüğünde ideolojik bir kitap sanılabilir. Oysa öyle değil. İdeolojik olmaktan çok uzak. İnsanbilim kürsüsünün kurucusu olan Bozkurt Güvenç aslında Japon kültür köklerinde ihtisas yapmış birisi… Ancak kültür tarihçiliğinin adetiymiş ki –kendisi öyle anlatıyor-, bu bilim adamları üçüncü kitaplarını kendi milletleri üzerine yazarlarmış. Sonuç olarak Türk Kimliği, Türklerin tarih sahnesinde ortaya çıkışından kitabın yazılmış olduğu doksanların başına kadar her dönemi sistematik bir şekilde ele alıyor, neden sonuç ilişkilerini ortaya koyuyor ve sizi düşünmeye zorluyor. Üstelik çok önemli önyargıları da yıkacak bilgiler içeriyor. Sözgelimi ben Celali isyanlarının bir Türkmen isyanı olduğunu ve Osmanlı’ların sünnileştirme ve yerleşik hayata zorla geçirme politikasına karşı olduğunu, Dadaloğlu’ların niçin “ferman padişahınsa dağlar bizimdir” dediğini (türküyü ilk duyduğumda çocuk aklıyla oradaki protestoyu Türkçe bir “Türkü” içerisinde konumlandıramamıştım) o kitapla anladım.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Zamanla, yakın zamanda kaybettiğimiz ünlü Türkolog Jean Paul Roux’un kitaplarını okumaya başladım. Okuduğum fakülteden Sefa adlı bir arkadaşımdan aldığım “Altay Türklerinde Ölüm” adlı kitap –geri vermediğimi itiraf etmem gerek- sayesinde tanışmış olduğum Roux’un “Türklerin Tarihi” adlı kitabına kadar bir takım kitaplarını da okudum. Elbette her gerçek tarih kitabı gibi “neden sonuç ilişkisi kurma” eksenli kitaplardı bunlar. Zira tarih biliminin temelinde bu vardır: Aynı olayları labaratuvarda test etmeniz mümkün değildir. Size düşen olmuş olaylar arasındaki deterministik bağı ortaya çıkarmaktır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Şüphesiz bu kitaplardan beni en çok etkileyeni TÜBİTAK’tan çıkan Jared Diamond’a ait “Tüfek, Mikrop ve Çelik” adlı kitaptı. Okurlarım bilirler ki bu kitaptan zaman zaman alıntılar kullandım, örnekler verdim. Bilhassa antropoloji ve insanlığın çok eski tarihleri hakkındaki bilgimi bu kitaba borçluyum. National Geographic’te çıkan bir belgeseldeki çeviri hatalarını da yakalayabilecek kadar… Kitap da zaten Pullitzer ödüllü…&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Coğrafya ve Fizyoloji profesörü olan Diamond kitaba bir soru üzerine başlıyor: Yeni Gine’deyken Gineli bir politikacı “Neden beyazların bizden daha çok kargosu var” diye soruyor. Yeni ginelilerin kargo dedikleri ithal mallar; sömürülmüş ve geri kalmış Yeni Gine her şeyini dış dünyadan alıyor ve gelen kutuların üzerinde “cargo” yazdığından, Gine’liler ithal mallara kargo demişler… İşte bu kitap, Jared Diamond’un kurduğu neden sonuç ilişkileri vasıtasıyla size dünyanın bilgisini aktarabiliyor. Zaten bu konulara ilgiliyseniz ve üzerinde konuşmaya da alışıksanız, kitap bilginize bilgi katmanın yanısıra sizin bazı tahminlerinizi bilimsel gerçeklerle doğrulayarak mutlu edecektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Öyle ki bir gün arkadaşlarıma, kitabın da özetini kendi çıkarımlarımla birlikte harmanlayarak neden Kuzey Avrupalı’ların dünyanın geneline güzel ve estetik geldiklerini açıklayabildim. Kitaptaki paralel benzetmelerin bunda büyük yardımı oldu. Diğer yandan her sene farklı bir grip ya da hastalıkla yüzleşen yeni dünya insanının kaderini ve geleceğini de bu yolla temin edebilirsiniz. Kitabın basit bir simülasyonu ise “Civilization” adlı oyun. O kitabı okuduktan sonra indirdim ve oynadım… Diamond’un coğrafyaya bağlı tezlerini böylesine simüle edebilmek de inanılmaz zevkli. Kısacası kitapla birlikte oyunu da tavsiye ediyorum.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Şimdi gelelim asıl meseleye…&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu kadar uzun bir açıklamayı sırf şu aşağıdaki konularda bir kaç yorum yapabilmek için yazdım. Bence bir ihtisas sahibi olamasanızda bazı konularda yorum yapabilirsiniz… Yeter ki çelişkili ya da yanlış mantık köprülerine sahip, çetrefilli söylemlerde ve düşüncelerde bulunmayınız. Zaten mantık okullarda öğretilen bir şey değildir; beynin doğrulama ve akıl yürütme mekanizmasının yapıtaşıdır…&lt;/p&gt; &lt;p&gt;“New Scientist dergisinin yayınladığı “İnsanlık hakkında yanıtı olmayan en önemli 10 soru” listesi, bilimadamlarının kaydettiği sayısız başarının yanı sıra insana dair yanıtlanamamış en basit soruların hala gizemini koruduğunu ortaya koydu. Bu sorular arasında “neden burun karıştırıyoruz?”, “batıl inançlar nereden geliyor?” gibi ilginç başlıklar yer alıyor… ”&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yukarıdaki giriş yazısıyla birlikte bulduğum bu 10 soruyu aşağda sunuyorum. Her sorunun altında kendi düşüncelerimi ifade etmeye çalışacağım. Dergiyi temin edip, neler yazdığını tam manasıyla okumadan yorum yapmanın hatalı bir davranış olabileceğini itiraf etmek istiyorum; ama Umut Sarıkaya’nın köşesinin ismi gibi: &lt;strong&gt;“Benim de söyleyeceklerim var…”&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;::1:: Vücut Tüyü &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İnsanların vücut tüyleri, hayvanların tam tersine, tüm bedende ince, jenital bölgede ise kalın. Bu gelişimin 3.3 milyon yıl önce, ‘bit’lerin yayılmasıyla eşzamanlı olduğuna dikkat çekiliyor.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;Yorum 1: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Jenital bölge… Bilmeyenler için meali: Cinsel organlarımızın yer aldığı bölge… Tüm bedende yeteri kadar uzamayan ince tüylerimiz var, ancak jenital bölgede tam tersi. Ben bu konuyu bitlerin yayılabilmesi ile şöyle ilişkilendirebileceğim: Bitlerin vücuttaki varlığı sağlıksızlıktır. Zamanla bitlerin atlayamadığı insanların diğerlerine baskın geleceği ise evrimsel bir varsayım olacaktır. Jenital bölgenin dünyadaki bir çok kültürde üstünün kapatıldığı, ilk giysilerin ortak özelliğinin bu bölgeleri kapatmak amacıyla olduğu da bilinir. Şu halde jenital bölgede yaşayan bitlerin yayılma hızı, diğer bölgelerde yaşayan bitlerden daha yavaş olacaktır. İnsanın bitlere karşı mücadele evriminde diğer bölgelerindeki kılları jenital bölgeden daha hızlı incelttiği varsayımı bu sorunun yanıtlarından olabilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;em&gt;(Tabi şimdi bu yazdıklarımı şöyle yorumlamamak lazım: Bilim adamları bulamamış sebeplerini ve burada ben mi buldum? Tabi ki hayır. Elbette bu konuyla ilgilenen her bilim adamının doğrulanmamış bir tezi vardır. İşte yukarıda okuduğunuz şey ise bir başka “doğrulanmamış tez”dir. Eksik bilgiyle mi? Evet. Ama ben de zaten burada bir şeyleri ispat ettiğimi ya da bu yanıtları bulduğumu iddia etmiyorum. Altı üstü beyin fırtınası… O kadar.) &lt;/em&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;::2::Öpüşme &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın tüm kültürlerinde öpüşme yok, o halde öpüşmenin genetik olduğu söylenemez. Atalarımızın bebeklerini ağızdan-ağıza beslemiş olması ihtimali, ve öpüşmenin buradan geldiği öne sürülen teorilerden bir tanesi.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;Yorum 2: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Konuyu yine evrimsel süreçle birlikte ele alacak olursak: İnsanlarda bakterilerin en yoğun bulunduğu bölge sanılanın aksine jenital bölgeler ya da anüs değil, ağızdır. Öpüşen insanların daha fazla bakteri / virüs alışverişi yaptığı da doğrudur. O zaman öpüşen insanların bağışıklıklarının öpüşmeyenlere göre daha çabuk güçlenmesi beklenen bir sonuçtur. Doğal seçilimde bağışıklığın çok önemli bir yeri olduğunu biliyoruz. Şu halde; ister yukarıda belirtilen tez olsun, isterse benim tezim ile onun bir kompozisyonu olsun, öpüşme güdüsünün bağışıklık ile korelasyonu olduğuna inanıyorum.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;::3::Batıl İnanış &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Mantığımız bize batıl inanışların gerçek olmadığını söylese de, biz onlara inanmaya devam ediyoruz. Kara kedi gördüğümüzde verdiğimiz tepkinin daha çok ‘doğaüstü’ olaylara inanma isteği ve dinin etkisinden kaynaklandığı ifade ediliyor.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;Yorum 3: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Batıl inanç ve korkuları olan kimselerin tehlikelerden daha fazla uzak kaldığını, dolayısıyla kahramanların karanlıklarda ölüp, pısırıkların hayatta kaldığını ve maalesef bizlerin de onların çocukları olmamız sonucunda, bu eğilimleri genetik olarak miras aldığımızı düşünebilir. Bunun yanısıra, yukarıda da ifade edildiği üzere, din burada önemli bir etkendir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;::4::Burun karıştırmak &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Dört çocuktan biri’nin sergilediği bu davranışın insan için hiç bir faydası bulunmaması, bilimadamlarını teori üretmekte zorluyor.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;Yorum 4: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Burun karıştırmanın faydası nasıl olmaz? Solunum yollarını açma faaliyeti değil midir? Bilhassa düşmanından kaçarken oksijen ihtiyacı arttığından, burnunu karıştıranların hayatta kalma ihtimalinin küçük de olsa yükseldiğini iddia edebilirim.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;::5::Rüya görmek &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Günümüzün bilimadamları, Sigmund Freud’un “rüyalar, bilinçdışı isteklerimizin ifadeleridir” tezini reddediyor. Neden rüya gördüğümüz de hala açıklanamıyor.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;Yorum 5: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda söyleyebilecek hiçbir şeyim yok.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;::6::Ergenlik &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ergenlik dönemi geçiren tek varlık insanlar. Benzer bir ‘geçiş dönemi’ yaşamayan hayvanların, olgun hayata alışmak için yeterince ‘büyük’ beyinlerinin olmadığına işaret ediliyor. İnsanların ise, erişkinliğin getirdiği sorunlarla mücadele edebilmek için beyin adaptasyonu sürecinde ergenlik yaşadıkları öne sürülüyor.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;Yorum 6: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Meyvaların büyük çoğunluğu bilhassa hayvanların çekirdekleriyle birlikte meyvayı yutması, sindirilemeyen bir tabaka ile kaplı olan çekirdeğin, hayvanın gübresiyle birlikte uzaklara yayılması yoluyla çok verimli bir şekilde yayılır ve çoğalırlar. Bu sebeple genelde meyvalar çekirdeklerin oluşumu tamamlanmadan önce olgunlaşmazlar, ki çekirdek bu koruyucu tabakaya sahip olmadan, hayvan meyvayı gelip yemesin. Bu çoğalma için gerekli bir adaptasyondur. Öte yandan, ergenlik geçiren insan için de bir benzerlik kurulabilir mi bilmiyorum.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yavrusunu yetiştirip büyütecek kadar büyümeyen ve doğaya adapte olmayan insanoğlunun çocuk doğurması, o çocuğu büyütemeden ölmesi ve onu koruyamaması demek. Bu adaptasyonun anne ve baba olacak yaşa gelmeden önce üremeyi engelleyici bir adaptasyon olduğu düşünülebilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;::7::Gülmek &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Gülmek insan vücudunda endorfin salgılaması sonucunda ‘mutlu bir his’se yol açsa da, neyin bizi güldürdüğü hala tam olarak açıklanmadı. Çoğumuzun tasarlanmış esprilere değil, insanların yaptığı ‘banal’ yorumlara güldüğü belirtiliyor.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;Yorum 7: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Diyebilecek hiçbir şeyim olmadığı şeylerden…&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;::8::İyilikseverlik &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İyilik yapma durumu insanlara özgü olmakla beraber, neden iyilik yapmayı seçtiğimiz hala yanıt bulamıyor. Bazı bilimadamlarına göre, iyilikler, grup bağlarını güçlendiriyor.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;Yorum 8: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İyilik yapan erkek ve kadınların cinsel seçilim sayesinde soylarını sürdürdüklerini elbette düşünebiliriz. Aslında bu listede yer almasına şaşırdım çünkü bu konuda epey bir bilimsel çalışma gösteriyor ki, erdemli erkek ve kadınlar cinsel seçilimde ilk 3’teler.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;::9::Yüz kızarması &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sadece insanoğlu’nda bulunan bu özellik, “kızarma, insan ifadelerinin en tuhafı” diyen Charles Darwin’in bile kafasını karıştırmıştı. Yüz kızarmasına ilişkin, evrim teorisi yetersiz kalıyor, çünkü hayatta kalabilmemiz için yüz kızarmasının herhangi bir fonksiyonu yok. Daha güzel görünebilmek için isteksiz de olsa yüzümün kızardığı, öne sürülen tezlerden biri.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;Yorum 9: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Alyuvar sayısı fazla olan, dolayısıyla oksijeni iyi tutan insanların da yanakları kırmızı kırmızıdır. Bu yüzden yüz kızarmasının cinsel bir uyaran olduğunu hesaba katabiliriz; çünkü karşı cinsi o an oldukça sağlıklı göstererek cinsel ilgi uyandırabilir. Bu yüzden evrim teorisi bu konuda yetersiz olmasa gerek; tabi bu kadar yaygın olduğunu açıklamak zor.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;::10::Sanat &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İnsanların sanat anlayışını nereden öğrendikleri bilinmiyor. Ancak evrimleşme sürecinin uzantısı olarak ‘dünyayı daha iyi anlama’ çabaları beraberinde bu yeteneğimizin geliştiği iddia ediliyor.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;Yorum 10: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sanat zeka ve duygusallık gerektirir. Zeki ve duygusal kimselerin daha iyi partner bulabileceği, daha kolay hayatta kalabileceği ve empati sayesinde daha hızlı duygusal çözüm getirebileceği ve yine bu sayede daha fazla hayatta kalabileceği, tüm bunların sonucunda cinsel seçilim ile önplana çıkarılabileceğini düşünüyorum.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Tevfik Uyar&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3720730634999443133-462700236243739345?l=kaleminesaglik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaleminesaglik.blogspot.com/feeds/462700236243739345/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kaleminesaglik.blogspot.com/2009/11/haddimize-olmadan-felsefe-bilimin.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3720730634999443133/posts/default/462700236243739345'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3720730634999443133/posts/default/462700236243739345'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaleminesaglik.blogspot.com/2009/11/haddimize-olmadan-felsefe-bilimin.html' title='Haddimize olmadan felsefe: Bilimin çözemediği 10 soru'/><author><name>Zamanusta</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09443136408593746596</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3720730634999443133.post-3407164513108536412</id><published>2009-11-09T14:17:00.000-08:00</published><updated>2009-11-09T14:23:39.411-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Toplumsal'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Teknolojik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='GDO'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bilimsel'/><title type='text'>GDO Tehlikesinin Farkında mısınız?</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların (GDO) Türkiye’ye ithalatına ve bunların ne şekilde piyasaya sürüleceğine dair bir yasa geçtiğimiz günlerde yürürlüğe girdi. Beğenmediğimiz Sarkozy’nin ülke sınırlarından içeri sokmadığı GDO’lar AB’nin 6 ülkesince tamamen yasaklanmış durumda...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorumlu bir vatandaş olarak gayet net ve açık bir şekilde ifade edilmiş yasanın maddelerini inceledim. Her ne kadar hukuk konusunda ya da genetik veyahut tarım/hayvancılık vb. konularında bir uzman olmasam da aklın süzgecinden geçirirken ayağı taşa takılan bazı maddelere rastladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi evvela, konuya vakıf olmayan okurlar için, genetiğin değiştirilmesinden bahsedelim. Aşağıdaki bir kaç başlığı, biyoloji bilgisi olanlar için hafif gelebilir; ve hatta örneklerim tam olarak örtüşmüyor bile görünebilir; fakat tekrar ediyorum: Bu başlıklar konuya vakıf olmayan okurlar içindir, çünkü bir insanın karşı durduğu bir meseleye, davasına, bilgisiyle inanmış olması gerekir... Hükümetimizin yasayı çıkarmadan önce bize tanımamış olduğu hakkı, biz okurumuza tanıyalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Canlıların yazılımı...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün hücrelerimizin çekirdeğinde, genlerden oluşan, DNA (Deoksiribonükleik asit) dediğimiz bir karmaşık molekül bulunur, ve atalardan oğullara bu çekirdek vasıtasıyla bilgi aktarılır. Bir bebeğin anne karnındaki gelişimi bu çekirdekteki programa göre gerçekleşirken, tüm vücut faaliyetlerimiz de yine bu molekülün emir ve yasaklarıyla yürür. Kısacası, bir bilgisayarın işleyebilmesi için ne gerekiyorsa, bir hücrenin işlemesi için de bu mecburidir. Kısacası hücrenin beyni bu çekirdekte yer alan DNA’dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm hücrelerde aynı DNA bulunur, ancak farklı kısımları aktif olarak çalıştığı için hücrelerimiz farklıdır. Kemik hücresi ile deri hücremiz aynı çekirdeğe sahip olmuş olmasına rağmen, birinde kemik için gerekli genler, diğerinde ise deri için gerekli genler aktiftir. Bir benzetme yapmak gerekirse, bir şirkette herkes insandır; ancak hepsi farklı uzuvlarını çalıştırır. Bilgisayarla işi olan parmaklarını, getir götür işiyle ilgili olan bacaklarını kullanır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl, birbirine sarılmış iki koldan oluşan DNA’nın içerdiği yazılı kodlar da kendi içinde dörde ayrılır. Bu dört kodun dizilmesi için mecburi bir kural vardır. A’lar (Adenin) T’lerin karşısına (Timin), G’ler (Guazin), S’lerin karşısına (Sitozin) gelmek zorundadır. Yani A-T, A-T, G-S, T-A, S-G, G-S gibi çiftler halinde bulunurlar. Bunların bu halde bulunmaması, ilgili genin fonksiyonunu yerine getirememesi demektir. Buna bir benzetme yapmak gerekirse de monte edilmiş herhangi bir elektronik aleti örnek verebiliriz: Bu aletin vidaları ile vida delikleri karşı karşıya gelmek zorundadır. Ola ki sökerseniz geri takarken hem vidalar ve delikler karşı karşıya gelmelidir; hem de uygun büyüklükteki vidalar uygun büyüklükteki deliklerle karşı karşıya gelmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkeste aktif olmasa da genetik bir bozukluk olabilir. Bu bozukluğun oğul gene aktarılması, aynı genlere sahip bir akraba ile evlilikte çok daha muhtemeldir; çünkü iki tarafta da aynı gen bozuktur. Akraba evliliğinden anomaliye sahip çocukların doğması bu yüzdendir. Örneğimiz üzerinden açıklamak istersek eğer; iki tarafta da çivi olursa kapak kapanmaz; hatta zorlarsanız zarar verirsiniz. Ya da iki tarafı da boşsa, orası gevşek olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bu yazılım değişirse...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeşitli nedenlerden dolayı bu yazılım değişime uğrayabilir. Önceki başlıkta da belirttiğimiz gibi: Bu yazılım vücuttaki tüm fonksiyonların kontrolünü sağlar; kontrol için gerekli bilgi buradadır. Nasıl ki şirketlerin politikası, amacı bir kitapta yazılıdır ve o kitaba göre hareket edilir, işte vücutta da aynı durum söz konusudur. Genetik hastalıkların atadan oğula geçmesinin nedeni de bu kodun aynen aktarılmasından kaynaklanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu kodun değişmesine mutasyon denir. Mutasyon bir kaç yolla oluşabilir. Bunlardan en bilineni radyasyondur. Radyasyon, her ne kadar sadece ışıma demek olsa da genelde kimyada yüksek enerjili parçacıkların yayılması anlamında kullanılır. Radyoaktif maddeler, alfa, beta, gama vb. parçacıklar yayarlar. Bunlardan en tehlikelisi olan gama, o kadar küçüktür ve enerji yüklüdür ki, engel tanımaz ve bir maddenin molekülleri arasından rahatlıkla geçebilirler. Örneklendirmek gerekirse, bir tuğla, arabanın cam kenarlarındaki boşluklardan geçemez. Bir su damlası da kolay kolay geçemez. Ancak o su yüksek enerjili, yani tazyikli olursa, boşluktan geçebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer şekilde gama ışınları da bizi deler geçer; ancak bazıları DNA’ya çarpabilir ve yukarıda saydığımız moleküllerin dizilişini, yerini değiştirebilir, onu parçalayabilir. Genelde böyle bir durumda hücre yaşamını sürdüremez, çoğalamaz ve ölür. Ancak bu mutasyon bizzat çoğalma geninde meydana gelmişse, bu sefer hücreye “1 saatte bir bölün” ya da “yaralanırsan öldür kendini” emrini veren kod “sürekli bölün ve çoğal” haline dönüşürse, işte buna da kanser denir. Habis kistler, yani kanserli hücreler (ur, tümör vs.), kontrolsüz şekilde büyüyen, bu sebeple de açığa çıkardığı maddelerle vücudu zehirleyen, hayatta kalabilmiş mutant (mutasyona uğramış) hücredir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vücudumuzda mutasyon sürekli olur, ancak hücreyi hayatta bırakabilen mutasyon gerçekleşme olasılığı çok çok düşüktür. Bu yüzden herkes kanser olmaz... (Bugün cep telefonu teknolojisinin de yayılmasıyla birlikte içerimizden sürekli olarak geçen dalgalar, gama parçacığı kadar olmasa da vücudumuzda kısmi bir etkide bulunurlar... Bu sebeple –maalesef- gelecek nesilleri daha yüksek oranlarda kanser bekliyor...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutasyonun gerçekleşme sebeplerinden bir diğeri de kimyasal olabilir. Hücrenin belli başlı kimyasal maddelere sürekli ya da kısa süreli de olsa maruz kalması onu mutasyona uğratır. Benzer şekilde, mutasyonun hücreye kanser özelliği katabilmesi hali de kansere sebep olur. Sigara içenlerin ciğerlerine yapışan kimyasal maddeler ve hücrelerin oksijen yerine karbonmonoksit soluması, sigara dumanının yol alırken temas ettiği her organın (dudak, damak, ağız, gırtlak, yemek borusu, soluk borusu vb.) kanser yaratma riski artar. Yine benzer şekilde antibiyotik kullanımı, vücudumuzdaki organizmalarda, bilhassa bakterilerde ve virüslerde mutasyona sebep olabilir. Bu yüzden gereksiz antibiyotik kullanımından da kaçınmak gerekir. Bir ek bilgi vermekte de fayda var: Bakteriler ve virüsler gibi tek hücreli canlılar daha kolay mutasyona uğrarlar; çünkü tek bir DNA’ları vardır. Bizim gibi çok hücreli canlılarda ancak bir kaç hücre mutasyona uğrar ve ölürse, biz yaşamımızı devam ettirebiliriz ve değişmiş olmayız; ancak bakteri ve virüslerde, mutasyona rağmen canlı hayatta kaldıysa, artık değişmiş demektir ve bu bilgiyi oğluna miras bırakacak anlamına gelir. Her sene hortlayan yeni tip hastalıklar, mutasyona uğramış bakteri ya da virüslerden kaynaklanır. 100 sene önce olmayan ama artık olan AIDS, ya da domuz gribinin birden ortaya çıkması bu yüzden: Domuzlardan insana geçemeyen, insan vücudunda yaşayamayan virüs, mutasyon ile insana da atlayabilir hale gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ateşle oynanıyor...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan bir buçuk asır önce dünya sanayileşmeye başladığında, fosil yakıtların tüketilmesi ve kirlilik sebebiyle bir gün küresel ısınmayla yüzyüze kalınacağı tahmin edilmemişti. Yani bir teknolijinin niğmetlerinden faydalanırken, gelecekte ne olabileceğini pek düşünmüyoruz. Bugün her mahallede yer alan baz istasyonları da gelecekte neler yaratacak, henüz bilmiyoruz. Genetiği değiştirilmiş organizmalar için de öyle...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl, genetiği değiştirilmiş organizma, genetik biliminin ve biyoteknolojinin ilerlemesiyle ortaya çıkmış bir kavram. Organizma, yani canlı, yani hayvan ve bitkilerin kodlarıyla oynanarak onlara bazı vasıflar kazandırılabiliyor; ya da bazı olumsuz özellikleri ortadan kaldırılabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çekirdeksiz karpuz, ya da küp şeklinde karpuz herkesin bildiği örnekler... Ya da bir keçiye örümcek geni nakledilerek sütünden elde edilen ameliyat ipi de yine bazılarımızın duymuş olabileceği haberlerden. Ancak bilhassa yem teknolojisinde ne olup bittiğini bilmiyoruz. Üstelik yemi direkt olarak biz yemiyoruz; önce hayvanlar yiyor, biz GDY’yi yiyen hayvanı yiyoruz, ya da onun sütünden, yumurtasından vb. faydalanıyoruz... Zira hayvancılık tarımdan daha önce endüstriyelleştiği için bu iş ilk önce yemlerde uygulanmaya başlandı. Yem olarak kullanılan tahılların daha verimli –ucuz, maliyetsiz- hale gelmesi için bu teknoloji seferber oldu. Tarımın da endüstriyelleşmesini tamamladığı şu günlerde, GDO’lar her yerde kullanılmaya başlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak yan etkileri henüz bilinmiyor! Bu yüzden tam olarak etkileri ispatlanmamışken ya da anlaşılmamışken, bu gibi eylemler ateşle oynamaya eşdeğer. Bir genin herhangi bir özelliği denetlediğinin anlaşılabilmesi doğru, fakat çoğu zaman bir gen başka bir çok faaliyeti de düzenliyor ya da en azından zincirleme olarak da olsa etkiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Faydası var mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu halde; endüstriyel tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar dışında GDO’yu kim isteyebilir ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GDO’yu savunanlar; bunun yararlı şeyler için de kullanılabileceğini söylüyor. Tayfun Özkaya adlı bir vatandaşımızın GDO ile mücadele amacıyla açtığı blogtan aynen aktarıyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Geçenlerde bir ilimizin Ziraat Fakültesindeki konferansımda GDO’lu ürünler konusundaki eleştirilerimi açıkladığımda bir öğretim üyesi ‘’altın pirinç denilen GDO’lu bir ürünün Asya’da A vitamini eksikliği çeken çocuklar için kurtarıcı olabileceğini” söyledi. Çocuklar kör olmaktan kurtulabilecekti. Normal olarak pirinç A vitamini içermez iken araştırmacılar bunu A Vitamini daha doğrusu onu üreten madde olan beta-karoten içerecek hale getirmişlerdi. Buluş hayranlık uyandıracak gibi görünüyordu. “Neden biz olayı tek yanlı görüyorduk?”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Yoksa bu altın pirinç olayı GDO’lu ürünlerin kamuoyunda kötü olan şöhretini düzeltmek için bir halkla ilişkiler projesi olarak mı tezgâhlanmış idi? Öğretim üyesinin büyük tohum ve aynı zamanda tarım ilacı üreten şirketlerin borazanı olmadığına inanıyorum. GDO’lara gerçekten inanıyordu. Ancak sanırım bilgisi çok eksik idi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;... Bir Japon pirinç çeşidinin içine İngilizcede genel olarak daffodil denilen bir nergis türünden iki gen ve bir bakteriden (yani bir mikrop) bir gen koyarak altın pirinci elde ediyorlar...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;...Klasik bitki ıslahında başka bir türden (nergisten) hatta başka bir âlemden (burada bakteri) genleri bir başka türe (yani pirince) aktaramazsınız. Yeni bir canlı yaratmaya benzeyen bu olayın çok yönlü tehlikeler doğurması nedeniyle ülkemizde de GDO’ya Hayır Platformu gibi benim de katıldığım kuruluşlar mücadele etmekteler...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;...Aslında kötü beslenmenin temel nedenleri yoksulluk, eşitsizlik ve eğitimsizliktir. Yeşil devrim denilen tek ürüne, tarım ilaçlarına, kimyasal gübrelere bağımlı üretim sistemi Asya’da sebze üretimini büyük ölçüde azalttı. Beslenme uzmanları günde 200 gram sebze tüketen bir kişinin A vitamini eksikliği çekmeyeceğini ortaya koyuyorlar. 300 gram altın pirincin ise yetişkin bir kişinin günlük A vitamini ihtiyacının sadece %20’sini karşılayacağını ortaya koyuyorlar. Bu miktar pirinç ise bir çocuk için çok fazladır. Filipinlerde bir okul öncesi çocuk ancak 150 gram pirinç tüketir. Bu ise A vitamini ihtiyacının %10’u eder. Tüm A vitamini ihtiyacını alabilmesi için ise bu çocuk 1,5 kilo pirinç tüketmelidir. Bu imkânsızdır. Diğer yandan altın pirinçte olduğu söylenen ve A vitaminine dönüşecek olan beta-karoten maddesinin biyolojik olarak yararlı olup olmadığı da ayrı bir problemdir. Bunun vücut tarafından alınabilmesi için hayvansal yağ tüketimi de gerekiyor. (Kaynak: MASIPAG, Grains of Delusion, Golden Rice seen From The Ground,http: //stopogm. net/files/ GrainsDelusion. pdf)”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu halde; Sn. Özkaya’nın da belirtiği üzere; GDO’nun yararlı olabileceği söylemlerini mutlaka şu bağlamda değerlendirmek gerekiyor: Dünyayı daha yaşanılır hale getirmek ya da fakir ülkelerin sorununu çözmek için GDO’ya değil, o ülkelerde organik tarımı ve ekonomiyi desteklemeye ihtiyaç var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görünen o ki sermaye sahipleri, bu konuda faaliyet yürüten işletme sahipler, dünyaya verdiği zararı ancak bu zararı yarattıkları yoldan ufacık da olsa yarar çıkararak telafi etmeye çalışıyorlar – ki mümkün değildir.-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Önce çiftçi, sonra bizler ölürüz...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meseleyi başka bir yönüyle ele alırsak: Endüstriyel olarak üretilen GDO’lar organik ürünlerden daha ucuza mal olacaktır. O zaman çiftçinin bu tip ürünlerle rekabet etme şansı sıfırdır. Şimdilik tepkili olsak da; kapitalizmin şiddetini arttırdığı, gelir dağılımları arasında uçurumların derinleştiği günümüzde biz de zamanla daha ucuz olduğu için, yaygın bir davranış biçimi olan “bir kereden bir şey olmaz”; daha sonra gelişecek olan “zaten az tüketiyorum” ve alışkanlık olduktan sonra “sonuçta daha ucuz; pahalıyı alıp fakir yaşayacağıma, ucuzu alır, kalan parayı başka zevklerime harcarım” diye düşünmeye başlayacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce çiftçi ölecek, kısa bir süre sonra da hastalıklarla savaşan bizler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konunun ekonomik boyutlarını ortaya koymak için bir örnek daha vermek gerekirse; Meral Tamer 17 Mart 2005’teki yazısında çok önemli bir şeye dikkat çekiyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;“ABD, Irak’taki seçimlerden hemen sonra dayatığı yasa ile Irak’ta GDO’suz tarımı yasakladı”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet evet. İnanılmaz geliyor, ancak Irak’ta genetiği değşitirilmemiş ürün yetiştirmeniz yasak! Üstelik bu konu, Irak’ın komşumuz olması dolayısıyla bizi de ilgileniriyor: Bitki tohumları çok kalın tabakalarla kaplıdır; bu yüzden yutulması halinde bozulmadan tekrar dışkı ile atılırlar. Benzer şekilde tohumlar rüzgarla ya da akarsularla da taşınırlar. Dolayısıyla Irak’taki tarım sanmayın ki bizim ovalarımıza, yaylalarımıza, topraklarımıza gelmiyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada -eski bir bilgi ama- yeri gelmişken şöyle de bir verelim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyada GDO'lu gıda ürünleri pazarının toplam hacmi 1998'de 30 milyar dolarken 2003'te 70 milyar dolara yükselmiş bulunuyor. 2008’deki halini siz düşünün...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Perşembenin gelişi çarşambadan...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yasa birden bire nereden çıktı demeyin. Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir derler ya... Bakın neler oldu şu son 7 yılda:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Habertürk gazetesi, ABD tarım bakanlığının 2002 yılından bu yana bizim Tarım Bakanlığı çalışanlarımıza çeşitli eğitimler ve seminerler verdiği, 2005 yılında ABD Tarım Bakanlığı’nın milletvekillerimizi ağırlamasının sürpriz olmadığını 17 Haziran 2009 tarihinde yazmıştı.&lt;br /&gt;Dönemin ABD Tarım Ataşesi Robert Hanson tarafından kaleme alınan raporda, Türkiye`de genetiği değiştirilmiş (transgenik) ürünlere karşı bir kamuoyu oluştuğunu, bunun da muhtemelen ABD`den GDO`lu ürün ithal etmek isteyen üreticileri ürküttüğü belirtiliyor. Türkiye`nin GDO`lar karşısında Avrupa gibi `karşı` tavır aldığına dikkat çekilerek, söz konusu yasa tasarısının hükümetin aksini söylemesine rağmen GDO`lu ürünlerin Türkiye`ye ithalinde engel teşkil edebileceği belirtiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD Tarım Bakanlığı`nın (FAS) raporunda, 2005 yılına kadar yapılmış çalışmalar da yer alıyor. Üniversite, hükümet ve özel sektörden belirli kişilerin seçilerek ABD ve çeşitli ülkelerde seminer ve teknik gezilere götürüldüğü detaylarıyla belirtilmiş. Raporda ayrıca 1998-2000 yılları arasında yasak olmasına rağmen Türkiye`de sınırlı sayıda da olsa GDO`lu patates, mısır ve pamuk ekildiği belirtiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Habertürk’ün haberine göre, perşembe şöyle geliyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•    2000 yılından bu yana Cochran Programıyla biyoteknoloji adaylarının ABD`ye gönderilmesi.&lt;br /&gt;•    Biyoteknoloji konusundaki bilgilerin tercüme edilip hükümet ve paydaşlara iletilmesi.&lt;br /&gt;•    Seçilmiş, gıda güvenliği konusunda çalışan 2 hükümet yetkilisini 2002`de Tunus`taki biyoteknoloji seminerine gönderilmesi.&lt;br /&gt;•    Yüksek düzey iki Tarım Bakanlığı uzmanının 2003 yazındaki Amerikan Hububat Konseyi toplantısına katılması için aday gösterilmesi.&lt;br /&gt;•    2003 sonbaharında Ankara`da hükümet yetkililerine (250 kişinin üzerinde katılım olmuş) büyük bir konferans düzenlenmesi.&lt;br /&gt;•    2003 yılı sonbaharında bir üniversitenin biyoteknoloji uzmanının Amerika`daki biyoteknoloji konferansına gönderilmesi.&lt;br /&gt;•    2004, 2005 ve 2006 yıllarında, bakanlığın 5 gıda güvenlik elemanının, devlet fonlarıyla Biyoteknoloji Uluslararası Ziyaret Programı`na katılmasının sağlanması.&lt;br /&gt;•    2004 yılı yazında bakanlık yetkililerinin ve gazetecilerin USGC Biyoteknoloji programlarına katılmasının sağlanması.&lt;br /&gt;•    2005 yılı Nisan ayında bir grup milletvekili ve Tarım Bkanlığı`nın kilit elemanlarının ABD`ye davet edilmesi ve ABD`nin tarımsal biyoteknolojiyi nasıl kullandığının gösterilmesi.&lt;br /&gt;•    2005 yılı Eylül ayında ABD Tarım Bakanlığı`nın yardımıyla bir biyoteknoloji uzmanının Türkiye`deki üç üniversitede, Bakanlık yetkilileri ve paydaşlara konferans vermesinin sağlanması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Planlanan çalışmalardan bazıları:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•    Karar yetkisine sahip yüksek düzeydeki Tarım Bakanlığı yetkililerinin, seyahat ve eğitim programlarına dahil olmasının garanti edilmesi.&lt;br /&gt;•    Basında ve siyasi alanlardaki eleştirileri yanıtlamak için Türkiye`deki yerli endüstri ve ithalatçılar ile eşgüdüm içerisinde olunması.&lt;br /&gt;•    Biyoteknolojinin yararlarını göstermek için Türkiye`deki yerel üniversitelerle eşgüdüm içinde olunması.Ankara ve İstanbul`da bakanlıkların dönem dönem değişebilen elemanlarına gıda güvenliği seminerleri verilmesi için konuşmacılar ayarlamak.&lt;br /&gt;•    Bu seminerlere FDA`nın (Yiyecek ve İlaç Departmanı) katılımının ve ABD`deki biyotek ürünlerin yararlarını anlatan Amerikalı üreticilerin bu toplantılarda olmasının sağlanması.&lt;br /&gt;•    Cooperator, Cochran ve Uluslararası Ziyaretçiler Programı aktivitelerinin devam ettirilmesi. Bu aktiviteler arttırılmalı ve ziyaretler için İngilizce bilmeyen daha yüksek düzeydeki resmi görevlilerin hedeflenmesi.&lt;br /&gt;•    Türkiye`nin, biyoteknolojik mısır ve pamuk üretiminden diğer ürünlere nazaran daha karlı çıkacağının üreticinin karının artacağının, resmi görevliler ve yerel üretici birliklerine devamlı olarak anlatılması.&lt;br /&gt;•    Yasanın bu haliyle çıkmaması için bu konuda karar vericileri, akademisyen ve üreticileri hedef alan bir dizi lobi çalışması yapılmasını öneriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5 Nisan 2009 tarihinde Vatan Gazetesi’nde ise Levent İçgen beş milletvekilimizin dünyanın önde gelen GDO ve yan ürünleri üreticisi Montanto tarafından da ağırlandığından bahsediyor.&lt;br /&gt;Sağlığa zarar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genetiği değiştirilmiş organizmalar başta cinsiyet hormonlarıyla ilgili anormalliklere neden oluyor. Caen Üniversitesi ve Dijon Üniversitesi'nde yapılan çalışmalar gösteriyor ki GDO’lar cinsel hormonların hareketini daha anne karnındayken etkiliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zira ABD’de daha önce 14 bin çift üzerinde yapılan çalışma, bitki tüketen çiftlerin, et tüketen çiftlere göre daha fazla anomaliye sahip çocuk dünyaya getirdiğini göstermiş. Anomaliler genelde penis yapısı ve hermafrodizm, yani çift cinsiyetlilik (hem penis hem de vajinaya sahip olmak) üzerinde yoğunlaşıyor. GDO’ların cinsel hormonların faaliyetlerine vurduğu sekte çağımızda eşcinselliğin artmasındaki fizyolojik sebepler arasında da yer alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir risk de GDO’ların alerjenik özellikleri. 1996 yılında, Brezilya kestanesinden ve fındığından soya fasulyesine aktarılan geni içeren ürünler, alerji yapması nedeniyle, marketlerden toplatılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer zararlar arasında da önceki başlıklarda açıkladığımız kanserojenlik ve mikro-organizmaların mutasyonuyla yeni hastalıkların ortaya çıkması var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Ahmet ATALIK’ın makalesinde bakın başka ne örnekler var:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Rusya Bilim Akademisi’nden Dr. İrina Ermakova’nın fareler üzerinde yaptığı denemede GD soyayla beslediği farelerin yavrularının %55,6’sı doğumdan üç hafta içinde öldü. Normal soyayla beslediği yavruların %9’u ve GDO’suz gıdalarla beslediği yavruların ise sadece %6,8’i öldü. Ayrıca, GD soyayla beslediği farelerin yavrularının %36’nın normal doğum ağırlığının altında doğduğunu saptadı. Bu şaşırtıcı sonuçlar karşısında denemeyi üç kez tekrarladı ve aynı sonuçlara ulaşınca Ekim 2005’te yapılan bilimsel bir panelde sonuçları kamuoyu ile paylaştı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Avusturya Tarım ve Sağlık Bakanlığı’nın finansmanı ile Viyana Üniversitesinin geçen yıl yaptığı bir çalışmada ise GD gıdalarla beslenen farelerin 3-4 nesil sonra büyük ölçüde üreme yeteneklerini kaybettikleri belirlendi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Biz bu akademisyenlerimize Kaliforniya Salk Enstitüsü Hücre Nörobiyolojisi Laboratuvarı Başkanı Prof. David R. Schubert’in bir tıp dergisinde yer alan şu sözleri ile yanıt verelim: “GD gıdaların insanları hasta yaptığına dair hiçbir kanıt yok, bu gıdalar güvenli söylemi son derece mantıksız ve doğru değildir. Bu gıdaların güvenli olduğu görüşünü doğrulayan hiçbir veri yoktur. Doğru dürüst epidemolojik çalışmalar olmaksızın pek çok zarar saptanamaz. Bu yönde hiçbir çalışma yapılmamıştır.” (The Problem with Nutritionally Enhanced Plants, Journal of Medicinal Food, Vol.11, No:4, August 2008)”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Doğa dengesinin bozulması ve tohumsal bağımlılık&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk kuşak ürünlerde farkedilmeyen bir diğer risk de genlerin uyumsuzluğunun yaratacağı toksisite; yani daha yalın bir anlatımla: Zehir. Daha önce yapılan bir bilimsel çalışmada GDO’lu ve normal patateslerle beslenen iki grup farede yapılan çalışmada; normal patateslerle beslenenlerde hiç bir sorun olmamasına karşın, GDO’lu ürünlerle beslenenlerin sindirim sistemlerinde önemli zararlar belirlenmiştir. Eser miktarlardaki maddelerin zamanla birikim yaratması da teşhisi zorlaştıran sebepler arasındadır. Sigara nasıl uzun yıllar sonunda öldürüyorsa; GDO’lar da öyle yapabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zira GDO’lar doğada bile uzun yıllar etki bırakabiliyorlar. Bildiğiniz üzere doğada çeşitli çevrimler vardır. azı genlerin ürettiği endotoksinlerin toprakta 33 hafta kaldığı belirlenmiştir. Bu da bu endotoksinlerin su çevrimi ya da besin çevrimi ile, GDO’ları yiyen yemeyen herkesin nasiplenmesi anlamına geliyor... Üstelik birikimli bir halde, zarar yayılım gösteriyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğanın dengesinin bozulması da, söz konusu GDO’ları yiyen insanların doğrudan değil, ama dolaylı olarak çok daha büyük etkilere maruz kalması tehlikesi yaratmaktadır. Samsun İl Özel İdaresi AR-GE Başkanlığı’nda çalışan AR-GE uzmanı Yılmaz Kurt’un kaleme almış olduğu bir yazıdan aktarıyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;“GDO’lu bitkilerin faunada yararlı akraba türlerin yok olmasına ve yeni zararlı populasyonları nın oluşmasına neden olabileceği tartışılmaktadır. Özellikle, GDO’lu mısırlardaki Bt genlerinin sadece koçan kurtlarına etkili olduğunun söylenmesine karşın, mısır bitkilerinin arasında yetişen ve üzerinde bol miktarda mısır çiçektozu bulunan “Asclepias” adı verilen bitkilerle beslenen kral kelebeklerinin de öldüğü görülmüştür. Ayrıca, yararlı böceklerden olan “Ladybugs” (hanım böceği) ve “Lacewing” gibi böceklerin öldüğü, bu böceklerle beslenen arı ve kuşların da zarar gördüğü saptanmıştır. Bilindiği gibi, dayanıklı çeşitlerin oluşturduğu baskı sonucunda zararlılar zamanla tepkilerini değiştirebilmektedir. Bu durumda hem GDO’lu bitkiler etkisiz hale gelmekte, hem de biyolojik savaşta Bt bakterilerinden yararlanma imkânı ortadan kalkmaktadır...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;... GDO’lu bitkiler için geliştirilen herbisitler, bu bitkilerin dışındaki tüm bitkileri kesin olarak öldürmektedir. Geniş alanlara uygulanan bu tip herbisitlerden yabani floranın olumsuz etkilenmemesi mümkün değildir. Öte yandan, terminatör genlerin akraba türlere çiçektozları ile geçerek onların ikinci yıl tümüyle yok olmalarına neden olması yüksek bir ihtimaldir. GDO’lu bitkilerden kaynaklanabilecek genetik kirlilik, birçok yabani türün anavatanı olan Türkiye için ayrı bir önem taşımaktadır...”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akraba türlerin yok olması, GDO’nun baskın çıkıp, doğal yollardan elde edilen organizmaların ortadan kalkması anlamına da geliyor. Eğer ki gen, diğerlerini öldürecek ya da baskılayacak şekilde ayarlanmışsa, mevcut ürününüzü korumanız mümkün değil. Kaldı ki GDO’ların tohumları tekrar kullanılamıyor. Yani siz bahçenize kendi ürünününü ekerseniz, ancak komşunuz GDO ekerse, rüzgar, su vb. sebeplerle bu iki aynı bitki birlikte tozlaşır, çiftleşirse, kendi ürününüzü unutun! Seneye komşunuzdan tohum almaya başlarsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zira Türkiye Ziraatçılar Derneği Başkanı İbrahim Yetkin şöyle söylüyor: “Normal olarak tahıl ithal etmememiz ve kesinlikle GDO’lara izin vermememiz gerekir, zira tarım alanında zengin bir ülkeyiz. Halkı besleyebilmek için yeterince ürünümüz var. Ancak bunun için altyapıya, planlamaya ve bütçeye ihtiyacımız var. Bu tohumlar bizi yabancı şirketlere bağımlı kılacak. yüksek ücretle tohum ithal etmek zorunda kalacağız”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yasadan örnekler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi dilerseniz yasa maddelerine birlikte göz atalım... (Sadece ilgili olan kısımlarını aldım):&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Madde- 5 (2) İthal edilen, üretilen veya dağıtımı yapılan GDO lu gıda veya yemin çevre, insan veya hayvan sağlığı açısından olumsuzluğu tespit edildiğinde, gıda veya yem işletmecisi sağlığı ve çevreyi korumak amacıyla gerekli tedbirleri almak, Bakanlığı, diğer ilgili mercileri ve tüketicileri acilen bilgilendirmek ve söz konusu gıda veya yemi, piyasadan geri çekmek zorundadır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koruyucu gibi görünen bu yasa, başta afet yönetiminde olduğu gibi; afetten sonra yaraları sarma üzerine kuruludur. Önleyiciliği yoktur. GDO’ların zararlarının bir kaç kuşak sonra anlaşılabileceğini yukarıda bir çok örnekle açıkladım. “İş işten geçti” deyimi bu yasa ile örtüşüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Madde 5 - (6) Gıda veya yem, GDO lardan biri ya da birkaçını toplamda en az % 0,9 oranında içeriyor ise, GDO lu olarak kabul edilir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer şekilde, GDO’nun birikmeli yayılımı, yani az da olsa doğada ya da vücutta varlığını sürdürerek beklemeye geçmesi miktarı önemsiz kılıyor. %0,9 oranındaki GDO’lu 1 adet ürün, %0,45 oranındaki GDO’lu 2 adet ürüne denktir. Bu yüzden bu oranın sabit olması anlamsızdır. Böyle bir yasa çıkarılacaksa bile, bir ürünün tüketim miktarına oranla belirlenecek bir formül geliştirilmelidir. Ekmeği her gün tüketen bizleri düşününüz... Ekmekte %0,1 olsa ne olur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Madde 5 - (8) GDO suz ürünlerin etiketinde ürünün GDO suz olduğuna dair ifadeler bulunamaz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yasayı anlamak mümkün değildir! Hadi itiraf edeyim, anlamak mümkün de; tarif etmek terbiyeye uygun değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Madde 14 - c) GDO lu dökme gıdaların beraberinde, etiket bilgilerini içeren belge bulundurulmak zorundadır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dökme gıdaların tamamen yasaklanması gerekmektedir; çünkü dökme gıdalar satış raflarında yerini aldıklarında üzerinde etiken bilgisi olmayan çuvallara aktarılabilirler. Yine; illa ki böyle bir yasa çıkacaksa, ambalajsız ürünlerde müsade olmaması gerektiğidi düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kısa bir sonuç ve öneri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüldüğü üzere GDO’lar kesinlikle sağlık açısından zararlıdır. Üstelik doğayı da ciddi anlamda tehdit etmektedir. Bunun yanısıra olağanüstü ekonomik etkileri de olacaktır: Tohum üreticilerine muhtaciyet, çiftçinin yok olması vb. gibi sonuçların doğması yakındır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu halde halkın sağlığını düşünerek sigarayı yasaklayan, kuş gribine karşı önlem olarak tavukları toplayan Sağlık Bakanlığı’nın, GDO konusunda herhangi bir eylemde bulunmamış olmasını samimiyetle açıklayamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigara paketlerinin üzerine “Sigara Öldürür” yazıldığına göre GDO’lu ürünlerin üzerine de “GDO öldürür”, “GDO kanser yapar”, “GDO çocuğunuzun çift cinsiyetli ya da penissiz doğmasına sebep olabilir” gibi şeyler yazılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası; kendinizi düşünmüyorsanız, bari çocuklarınızı düşünün...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tevfik Uyar&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3720730634999443133-3407164513108536412?l=kaleminesaglik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaleminesaglik.blogspot.com/feeds/3407164513108536412/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kaleminesaglik.blogspot.com/2009/11/gdo-tehlikesinin-farknda-msnz.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3720730634999443133/posts/default/3407164513108536412'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3720730634999443133/posts/default/3407164513108536412'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaleminesaglik.blogspot.com/2009/11/gdo-tehlikesinin-farknda-msnz.html' title='GDO Tehlikesinin Farkında mısınız?'/><author><name>Zamanusta</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09443136408593746596</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3720730634999443133.post-5174678036411170897</id><published>2009-11-03T14:38:00.000-08:00</published><updated>2009-11-03T16:35:23.554-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Film İncelemesi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Cristopher Nolan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='memento'/><title type='text'>Memento: Hatırlamamanın dehşeti</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.offoffoff.com/film/2001/images/memento.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 265px;" src="http://www.offoffoff.com/film/2001/images/memento.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="font-weight: bold;"&gt;Christopher Nolan’dan büyüleyici bir film… İnanılmaz bir kurgu. Bir o kadar da anlaşılmaz. Bir sefer izleyerek tamamı kavranamayacak bir film olmasının yanı sıra her izlendiğinda farklı noktaları kavranabilecek bir film.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Filmi izlemeyenlere fikir verecek şeylerden bahsetmeden önce genel olarak filmin konusundan bahsetmeli…&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kısa süreli hafıza kaybı yaşayan bir adamın intikamını konu alan film ters kurgulanmış. Yani film sondan başa doğru akıyor. Filmin başında son sahnesi var; ve sonunda da bizim ilgilendiğimiz kısmın ilk sahnesi. Çok dikkatli izlenmediği ve yönetmenin ne anlatmak istediği anlanamadıkça filmin bir sonuca ulaşmadığı düşünülebilir. Bu yüzden film boyunca konsantrasyon hat safhada olmalı. Her sahneye ve her cümleye tek tek dikkat etmek gerekiyor. Leonard rolünü oynayan Guy Pearce’ın hareketlerini sorgulamayı filmden sonraya bırakmak gerekiyor. Eğer birden fazla kişi izliyorsanız mutlaka ve mutlaka filmi durdurup tartışın. Bir öngörüde bulunmak hata olur, çünkü az sonra teziniz çökecektir; ancak bundan zevk alacaksanız muhakkak filmin ilerlemesiyle eş zamanlı tez üretmeniz gerekecek…&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kısaca bu film sizi bir-iki saatliğine dedektif hale getirebilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Daha da önemlisi, kısa dönem hafızanızın kıymetini anlayacaksınız. Alzheimer’den de tehlikeli olan kısa dönem hafıza kaybı, hayatı çekilmez hale getirmenin yanısıra, kötü niyetli insanlarca kolaylıkla yönlendirilebilir bir insan olmanıza sebep olabilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;strong&gt;###Dikkat! Buradan sonra yazılacaklar filmin içeriği hakkında bilgi içeriyor. Henüz izlemeyenlerin devam etmemesi tavsiye olunur.&lt;/strong&gt;###&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Filmin başında Leonard’ın TEDDY olarak notladığı adamı öldürdüğünü geri sarımbir halde izliyoruz. Yönetmen filmin henüz başında gerisinin nasıl geleceğini az çok anlatıyor. Film, klasik anlayışın aksine, sırların zamanda ileriye gidildikçe çözülmesini değil, geriye gidildikçe çözülmesini esas almış. Zira başroldeki karakter Leonard için de durum böyle.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;TEDDY hakkında düşülmüş notun kim tarafından düşüldüğü filmin kilit noktası. Her şey aydınlığa burada kavuşuyor. Bir müddet TEDDY’nin iyi mi kötü mü olduğu asla anlaşılamıyor. Hatta filmin başında vurulan TEDDY’nin yanlışlıkla vurulup öldürüldüğü, ya da gerçekten Leonard’ın aradığı adam olduğu ve ölmesi gerektiği, ya da Leonard’ınaradığı adam olmasa bile ölmeyi hakettiği fikirleri arasında defalarca gidip gelebilirsiniz.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bir diğer ana karakter ise NATALIE. O da kötü karakter; ama en azından dürüst. Ancak sadece izleyiciye… çünkü Leonard’a karşı dürüst de olunsa 5 dakika sonra bir şey ifade etmiyor.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Filmin üzerinde durduğu temellerden birisi de SAMMY. Sammy, bir sigorta eksperi olan Leonard’ın araştırdığı bir müşteri… Ancak aslında öyle olmadığı filmin sonlarına doğru anlaşılıyor. TEDDY’nin filmin sonunda yaptığı konuşmanın “gerçek” olduğunu ispatlayan iki sahneden birisi bununla ilgili.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Birincisi;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;SAMMY psikiyatri kliniğindeyken bir ara yüzü Leonard’a dönüşüyor. Dikkatlice izlenmedikçe ve filmi durdurmadıkça yakalanması mümkün olmayan bir sahne.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İkincisi;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Filmin son sahnesinde Leonard kendiyle konuşurken karısıyla ilgili bir sahneyi hatırlıyor. Üzerindeki bütün dövmeler orada! Yani karısı sağken de dövmeleri var.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bir diğer eklenmesi gereken nokta da; Leonard’ın daha sonra TEDDY’nin katil olduğunu ispatlamakta kullandığı plaka bilgisini, bilerek ve isteyerek, daha sonra onu katil olarak etiketlemeye hevesli halde kendisinin bizzat not alması.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sonuç olarak Leonard durumundan memnun bir John G. avcısı olarak karşımızda durmuş oluyor. Bir anlamda; hafıza kaybını başka sebeplerden yaşıyor; karısını da SAMMY üzerinden anlattığı öyküde olduğu gibi kaybediyor. Daha sonra karısının bir katili olduğuna inanmaya başlıyor ve intikam duygusuyla ilerliyor…&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Filmin sonunda kendisinin de dediği gibi: İnsanın yaşaması için bir sebebi olmalı… Karısını kaybettikten sonra kendine biçtiği dedektiflik rolü, John G. avlama maceraları, bireysel bir rahatlama amacından ve boşluktan kurtulmaktan başka bir şey değil…&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu inanılmaz kurguyu bir kez daha seyretmek için plan yapmaya başladım. Siz de bir kez seyrettiyseniz ve yukarıdaki ayrıntıları kaçırdıysanız, muhakkak bir kez daha izleyin…&lt;/p&gt; &lt;p&gt;NATALIE’nin söylediği gibi: Zührevi Hastalıklar, LEONARD’ın dediği gibi: Kronik Alkolizm, kısa süreli hafıza kaybının nedenlerinden bazıları…&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bunlardan uzak durmak ya da tedbir almak için iyi bir neden.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tevfik Uyar&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3720730634999443133-5174678036411170897?l=kaleminesaglik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaleminesaglik.blogspot.com/feeds/5174678036411170897/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kaleminesaglik.blogspot.com/2009/11/memento-hatrlamamann-dehseti.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3720730634999443133/posts/default/5174678036411170897'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3720730634999443133/posts/default/5174678036411170897'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaleminesaglik.blogspot.com/2009/11/memento-hatrlamamann-dehseti.html' title='Memento: Hatırlamamanın dehşeti'/><author><name>Zamanusta</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09443136408593746596</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3720730634999443133.post-7019913681655103455</id><published>2009-11-03T06:52:00.001-08:00</published><updated>2009-11-03T08:14:55.103-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='getem'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='seslendirme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sesli kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='görme engelliler'/><title type='text'>Kitaplar dile geldi! Kulak verin...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_7eDcZTbGGBQ/SvBDzdms67I/AAAAAAAAAFs/J-VZmABIcJI/s1600-h/retro-usb-mic.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 331px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_7eDcZTbGGBQ/SvBDzdms67I/AAAAAAAAAFs/J-VZmABIcJI/s400/retro-usb-mic.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5399890504616569778" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;a style="font-weight: bold;" name="OLE_LINK5"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Hepimiz küçükken büyüklerimizin anlattığı masalları hayretler içerisinde dinler, kıssadan hisse çıkardığımızda da kendimiz bulmuş gibi sevinirdik. Sonrasında büyüdük, hayat telaşına kapılıp rüzgarın estiği yönlere doğru savrulup gittik, belki de hala savruluyoruz, bilinmez.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; font-weight: bold;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Peki ya o anda kalanlar... &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; font-weight: bold;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Dünyalarını görerek, tecrübe ederek değil de hep anlatılanlarla şekillendirenler... &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; font-weight: bold;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Hiç düşündünüz mü onları? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;O insanlar da büyüdüler, okudular, sizler gibi avukat, mühendis, öğretmen oldular belki de... Gelin biraz da onlardan konuşalım.&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Görme engelli arkadaşlarım&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;ızdan... &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Her gün gelişen teknolojiden bahsediyor, hayatımızı kolaylaştıran yenilikleri anlatıyoruz birbirimize. Ben de sizlere görme engelliler için geliştirilmiş bir teknolojiden bahsetmek istedim bugün. Hepimiz biliyoruz ki görme engelli bir kişinin yaşadığı en büyük sorunlardan bir tanesi mürekkep baskılı materyallere erişim engelidir. Bahsedeceğim teknoloji, çözüm bağlamında çok önemli ve büyük bir adım niteliği taşıyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Bu teknoloji&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_7eDcZTbGGBQ/SvBFolIr6QI/AAAAAAAAAF0/2Hvy3IgDnOA/s1600-h/GetemLogo.gif"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 149px; height: 62px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_7eDcZTbGGBQ/SvBFolIr6QI/AAAAAAAAAF0/2Hvy3IgDnOA/s400/GetemLogo.gif" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5399892516682852610" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;ye katkıda bulunmak girişte gördüğünüz resimdeki kadar da maliyetli değil ayrıca, sahip ol&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;manız gereken şeyler sadece bir mikrofonlu kulaklık ve bir bilgisayar. Teknolojimizin adı da kita&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;p seslendirme teknolojisi, nam-ı diğer ‘sesli kitap’. İşin ‘ama nasıl’ kısmı da aşılmış durumda. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Belki medyadan duymuşsunuzdur, belki de bu konularla ilgilenen bir arkadaşınız dile getirmiştir: &lt;a href="http://www.getem.boun.edu.tr/default.asp"&gt;GETEM&lt;/a&gt; a&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;dı altında bir merkez bulunuyor, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;G&lt;/span&gt;örme &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;E&lt;/span&gt;ngelliler &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;T&lt;/span&gt;eknoloji ve &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;E&lt;/span&gt;ğitim &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;M&lt;/span&gt;erkezi&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;. 2006 senesin&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;den&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt; bu yana görme engelli arkadaşlarımıza kitap seslendirme konusunda çok büyük atılımlar yapmış &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;bir merkez &lt;a href="http://www.getem.boun.edu.tr/default.asp"&gt;GETEM&lt;/a&gt;. İrtibat bürosu Boğaziçi Üniversitesi - Kuzey Kampüsü’nde bulunan&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt; bu merkez, bugüne kadar 6500’ü aşkın eserden oluşan internet kütüphanesiyle bu eserleri görme engellilerin erişebileceği bir formatta onlara sun&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;uyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Bana göre her insan ömründe bir defa da olsa, gönüllü okuyucu olarak, bu internet kütüphanesine bir kitap hediye etmeyi kendine bir borç bilmelidir. Üstelik böyle bir imkân sizlere sunulmuşken gönüllü okuyucu olmak da çok kolay artık. &lt;a href="http://www.getem.boun.edu.tr/"&gt;GETEM&lt;/a&gt;’in internet sitesine girerek sesli kitaplar örneklerinden tutun da kitap seslendirebilmek için gerekli programa kadar her şeye ulaşabilirsiniz. Dikkat etmeniz gereken tek önemli nokta ise okumayı düşündüğünüz kitap okunmuş ya da okunmakta olan kitaplar arasında olabilir, okumanıza başlamadan evvel bu konuda site üzerinden mutlaka ufak da olsa bir araştırma yapın.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;a href="http://www.getem.boun.edu.tr/"&gt;GETEM&lt;/a&gt;, internet sitesinde her şeyi açık bir şekilde anlatmış. Bu konuda sabırsız olanlar için de &lt;a href="http://www.getem.boun.edu.tr/"&gt;GETEM&lt;/a&gt; iletişim bilgilerini aşağıda sunuyorum sizlere:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;a name="OLE_LINK4"&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;a name="OLE_LINK3"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=";font-family:&amp;quot;;" &gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;a name="OLE_LINK3"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=";font-family:&amp;quot;;" &gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;a name="OLE_LINK3"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=";font-family:&amp;quot;;" &gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;a name="OLE_LINK3"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=";font-family:&amp;quot;;" &gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;a name="OLE_LINK3"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=";font-family:&amp;quot;;" &gt;Adres: Boğaziçi Üniversitesi, Kuzey Kampüs, Kuzey Park Binası Kat 1, 34342, Bebek / İstanbul&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=";font-family:&amp;quot;;" &gt;Web: &lt;a href="http://www.getem.boun.edu.tr/"&gt;www.getem.boun.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=";font-family:&amp;quot;;" &gt;&lt;br /&gt;E-posta: &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;geteminfo@boun.edu.tr&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=";font-family:&amp;quot;;" &gt;&lt;br /&gt;Tel / faks: 0212 359 75 38 - 359 76 59&lt;br /&gt;Msn: &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;geteminfo@boun.edu.tr&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=";font-family:&amp;quot;;" &gt;&lt;br /&gt;Skype: getembilgi&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=";font-family:&amp;quot;;" &gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Benim yazım vesilesiyle gönüllü okuyucu olacak arkadaşlarıma da kucak dolusu sevgilerimi iletiyorum. Önümüzdeki günlerde benim de bir kitap ile katkıda bulunacağım bu internet kütüphanesinde sizlerin eserlerini de görmekten büyük onur duyacağım. Saygılarımla...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Murat Pınar&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;span style=""&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;/span&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3720730634999443133-7019913681655103455?l=kaleminesaglik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaleminesaglik.blogspot.com/feeds/7019913681655103455/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kaleminesaglik.blogspot.com/2009/11/kitaplar-dile-geldi-kulak-verin.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3720730634999443133/posts/default/7019913681655103455'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3720730634999443133/posts/default/7019913681655103455'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaleminesaglik.blogspot.com/2009/11/kitaplar-dile-geldi-kulak-verin.html' title='Kitaplar dile geldi! Kulak verin...'/><author><name>Murat Pınar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04216860359514360305</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://1.bp.blogspot.com/-Z4sAt2wYqFc/TsAkGumECzI/AAAAAAAAAO4/t_9CMogD-io/s220/gravarM1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_7eDcZTbGGBQ/SvBDzdms67I/AAAAAAAAAFs/J-VZmABIcJI/s72-c/retro-usb-mic.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3720730634999443133.post-4412890161706284314</id><published>2009-11-02T03:12:00.000-08:00</published><updated>2009-11-03T07:03:53.570-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hattrick'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Web Sitesi İncelemesi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Oyun İncelemesi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ht'/><title type='text'>Tarih yazmak o kadar da zor değil</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.hattrick.org/"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 275px; height: 275px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_7eDcZTbGGBQ/Su6--KmwUgI/AAAAAAAAAD8/XS-6Bhmoz90/s400/hat_100k_f_medium.gif" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5399462978471875074" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style=""&gt;Öyle bir hayat düşünün ki plânladığınız her şey gerçekleşiyor, dünyanın dört bir yanından insanlarla bu hayatın içinde en yakın dostunuzmuş gibi derin sohbetlere dalıp dünya çapında arkadaşlıklar kurabiliyorsunuz. Dil, din, ırk, ya da kültürlere takılmadan dostluklar kurup bazı şeylerin sadece kuruntu olduğunu görebiliyorsunuz. Fark ediyorsunuz ki dünya aslında sadece gazetelerde okuyup televizyonlarda izlediğimiz gibi bir yer değil!&lt;/span&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;Bu hayatın bi&lt;/span&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.hattrick.org/"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 170px; height: 170px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_7eDcZTbGGBQ/Su7AxkNZn9I/AAAAAAAAAEs/82nqA83xTD8/s400/hat_shop_icons_supporter.png" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5399464961029808082" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style=""&gt;r rengi olmalı...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;Tüm düny&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;adaki i&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;nsanları etrafında toplayabilecek ortak bir amacı, bir hedefi olmalı...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;Sınırlarını sizin&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; çizeceğiniz...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;Evreninin sınırlarıysa sizin gibi diğer insanlarca belirlenebilecek...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;Tatlı sert bir rekabetle kendi farkınızı ortaya koymak, belki de bu farkınızla dünyaca tanınmak istemez misiniz?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;Rengimiz yeşil, &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;konumuz futbol, ama sınırlarımızsa henüz belli değil. Evet, &lt;a href="http://www.hattrick.org/"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;H&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.hattrick.org/"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;a&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;a href="http://www.hattrick.org/"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;ttrick&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;’ten bahsediyorum. Bu, ‘çevirim içi menajerlik’ sloganıyla 1997 yılında hayata &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;geçmiş olan proje bugün milyonlara ulaşmış kullanıcı sayısıyla &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;dünyanın en popüler sanal oyunları arasında yerini almış durumda.&lt;/span&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.hattrick.org/"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 147px; height: 92px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_7eDcZTbGGBQ/Su6_4pXbZPI/AAAAAAAAAEk/w8oc9HVJ9y4/s400/moods_sponsor3.png" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5399463983161500914" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;Kendinizi &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;Rıdvan Dilmen yorumlarından sıkılmış, Ahmet Çakar’ın dayatmalarından&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;bunalmış olarak &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;g&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;örüyorsanız en iyi alternatifi sunuyorum sizlere...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;Oyuna başl&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;a&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;dığınız andan itibaren oyuna yıllarını vermiş &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;ta&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;kımlara kafa tutabileceğiniz &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;bir oyundan bahsediyorum, her anı sürp&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;rizlerle dolu, sürekli gelişim içinde olan bir oyun. Sad&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;ece futbolu değil, hayatı paylaşıyor insanlar bu&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; oyun içerisinde. Daha fazla bilgi için &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;oyun sayfasına göz &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;atmanız ye&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;terli.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;İlk yaz&lt;/span&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.hattrick.org/"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 92px; height: 92px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_7eDcZTbGGBQ/Su7DG7OFsdI/AAAAAAAAAFE/xpRU2pJgr9A/s200/hat_shop_icons_tee.png" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5399467527007220178" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style=""&gt;ıma&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; neden böyle bir sanal oyunla başladığımı da merak ediyorsanız anlatayım kısaca: Hattric&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;k saye&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;sinde okulumda, İstanbul’da çok güzel dostluklar &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;edindim, futbol dışında da çok güzel konular paylaştım tanıştığım insanlarla. Böyle bir dün&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;ya, ya da anakaranın öte yanında ekran başında oturan birisi ile bu kadar içten sohbetler başka bir yerde bulunamaz.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Björn Holmér’e sanal dünyaya böyle bir güzellik kattığı için teşekkürlerimi sunuyorum.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Murat Pınar&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3720730634999443133-4412890161706284314?l=kaleminesaglik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaleminesaglik.blogspot.com/feeds/4412890161706284314/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kaleminesaglik.blogspot.com/2009/11/tarih-yazmak-o-kadar-da-zor-degil.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3720730634999443133/posts/default/4412890161706284314'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3720730634999443133/posts/default/4412890161706284314'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaleminesaglik.blogspot.com/2009/11/tarih-yazmak-o-kadar-da-zor-degil.html' title='Tarih yazmak o kadar da zor değil'/><author><name>Murat Pınar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04216860359514360305</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://1.bp.blogspot.com/-Z4sAt2wYqFc/TsAkGumECzI/AAAAAAAAAO4/t_9CMogD-io/s220/gravarM1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_7eDcZTbGGBQ/Su6--KmwUgI/AAAAAAAAAD8/XS-6Bhmoz90/s72-c/hat_100k_f_medium.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3720730634999443133.post-4624066884535305703</id><published>2009-11-01T14:37:00.000-08:00</published><updated>2009-11-03T16:34:43.059-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Toplumsal'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Atatürk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Teknolojik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Einstein'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Siyasi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bilimsel'/><title type='text'>Aynştayn’ın Atatürk’e mektubu</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_iGVPerTj0aU/SNz1-4BBZHI/AAAAAAAABJA/hzrFMarSy3g/s400/Albert_Einstein_Head.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_iGVPerTj0aU/SNz1-4BBZHI/AAAAAAAABJA/hzrFMarSy3g/s400/Albert_Einstein_Head.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz iki hafta boyunca bu satırlarda daha müreffeh ve teknolojik olarak daha ilerlemiş bir Türkiye’nin hayal olmadığını, geçtiğimiz hafta tanımladığımız 3K ile (Kararlılık, Kendine Güven ve Kabiliyet) her şeyin mümkün olabileceğini söyledik.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güncel örneklerin dışında bilhassa tarihin kaydettiği bazı konuları da anlatmak yerli yerinde olacaktır düşüncesiyle, bu hafta da geçmişte yaşanmış önemli bir olaydan bahsedeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kendi uçağımızı yapabilir miyiz? Yoksa yapamaz mıyız?” tartışmasında bir sahne de geçtiğimiz hafta adını Eclipse’in Türk sermayedarlar tarafından kurtarılma planı ile ismini duyduğumuz Sn. Alphan Manas’ın katıldığı, Sn. Ali Kıdık’ın sunmuş olduğu “Sorun Cevaplasın” adlı programda yaşandı. Benim de canlı yayına bağlandığım ancak vakit kısıtı yüzünden içimdekileri tamamıyla döktüğümün söylenemeyeceği programda Manas, üç K’mıza bir de “S” ekledi: Sabır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Manas’ın dem vurduğu konu Türkiye’de bu gibi uzun bir süreçte sabırlı davranabilecek yatırımcıların ve siyasetçilerin olmadığı idi. Bir bakıma haklı. Hatta ve hatta “Siyasi Kararlılık” olarak açıkladığımız ilk K ile de doğrudan bağlantılı. Yalnız programda da söylediğim gibi, bu sabırsızlığı örnek göstererek “yapamayız” demek de bir 2. K problemidir. Yani “Kendine Güven”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimize olan güveni biraz daha arttırmak için, az önce de söylediğim gibi, bu hafta tarihten bir iki örnek vereceğim. Aslına bakarsanız doğrudan doğruya iki haftadır işlediğim konuyla ilgili olduğu söylenemez. Zira ben bu konuyu bağımsız olarak bir yazı haline getirmek ve siz değerli okurlarımla paylaşmak niyetinde idim. Ancak şimdiye kısmet oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Nazilerden kaçan Alman bilim adamları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar bazı hususlar bilinçsizlikle eleştirilse de 30’lardaki Atatürk Türkiye’si demokrasi ve insan hakları konusunda bir çok Avrupa Devleti’nin önünde idi. Zira dönem çok partili yönetimler dönemi değildir. Bir çok yerde diktatörlük hakimdir. Tek partili, devrimi devam ettirme sebebiyle zaman zaman –devrimin gereği olarak- bugün eleştirilen uygulamalara sahne olsa da, tarih biliminin gerektirdiği yaklaşım ile yaklaşılarak, dönem kendi koşulları içinde değerlendirildiğinde modern bir ülke ile karşı karşıyayız. Atatürk rejimini diktatörlük rejimine benzetenlere de aslında en iyi örnek, o dönem nazi Almanya’sında hayatlarını sürdüremeyeceğini anlayan bilim adamlarının kaçmak için kendilerine seçtikleri ülkedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O dönemde bu değerli bilim adamları ne Fransa’yı, ne İtalya’yı, ne İngiltere’yi ne de ABD’yi tercih etmiştir. Zaman zaman özgüvenini yitirmiş bizlere inanması güç gelebilir, ancak Alman bilim adamlarının seçtiği ülke Türkiye’dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başlığımızda Aynştayn’ın (Albert Einstein) Atatürk’e mektubu dedik, ancak bu mektup aslında bir kopyası da cumurbaşkanlığı makamına gönderilmek üzere bakanlar kurulu başkanlığı’na, yani o dönemki başbakan İsmet İnönü’ye yazılmıştır. İsmet İnönü 9 Ekim tarihinde söz konusu mektubu dönemin Milli Eğitim Bakanlığı’na, Reşit Galip Bey’e sevk etmiştir. Ancak dönemin Milli Eğitim Bakanlığı “Teklif, mevzuat-i kanuniyemizle mutabık değildir” ve “Bunları bugünkü şartlara göre kabule imkân yoktur.” şeklinde iki notla iade etmiştir. Ancak bu tarihte Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal devreye girerek bilim adamlarını Türkiye’ye davet etmiştir. Bu bilim adamları daha sonra Türk Hava Kurumu’nun üreteceği uçakların projelerinde çok büyük faydalarda bulunacaklardır. Yine üniversite reformunda bu bilim adamlarından çok büyük ölçüde faydalanılmıştır. Türk Üniversite’lerinin o dönemde Avrupa standartlarında olması, 40’lara gelindiğinde savaştan kaçan Polonyalı ve Alman bilim adamlarının yine sığınmak için genç Türkiye Cumhuriyeti’ni tercih etmesi de bundandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanlığı arşivinde saklanan 17 Eylül 1933 tarihli mektuba gelince; mektup şöyle:&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ekselansları,&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ben sadık hizmetkarınız Albert Einstein&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-style: italic;"&gt;OSE Dünya Birliği’nin onursal başkanı olarak, Almanya‘dan 40 profesörle, doktoralı uzmanın bilimsel ve tıbbi çalışmalarını Türkiye‘de sürdürmelerine izin vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselanslarından istirham ediyorum. Sözü edilen kişiler, Almanya‘da halen yürürlükte olan yasalar nedeniyle mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş deneyim, bilgi ve bilimsel yeterlilik sahibi bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece yararlı olacaklarını kanıtlayabilirler.&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ekselanslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz deneyim sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi, birliğimize yapılan çok sayıda başvuru arasından seçilmişlerdir. Bu bilim adamları, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde bir yıl boyunca hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bu başvuruya destek vermek amacıyla, hükümetinizin talebi kabul etmesi durumunda yalnızca yüksek düzeyde bir insani faaliyette bulunmuş olmakla kalınmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca kazanç getireceği umudumu ifade etmek cüretini buluyorum.&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ekselanslarının sadık hizmetkârı olmaktan onur duyan&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Prof. Albert EINSTEIN&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada şunu da belirtmek gerek ki, Einstein o sırada onursal başkanı olduğu Yahudi derneğine ait bilim adamlarına Türkiye’de yer bulmuştur, ancak kendisinin, Alman’ların nükleer bomba geliştirmesinden endişe ettiği için, imkanları daha fazla olan ABD’yi tercih ettiği de doğrudur. Zira yıllar sonra Princeton Üniversitesi’nde İstanbul Teknik Üniversitesi’nin emekli hocalarından Prof. Dr. Münir Ülgür ile görüştüğünde Atatürk’ü kast ederek: “Dünyanın en büyük liderine sahipsiniz. 1933′teki üniversite reformunuz sırasında benim de ülkenize davet edilmemi sağlamıştı.” demiştir. Neden ABD’yi tercih ettiği sorusuna da “burada imkan daha fazla idi” diye yanıt vermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kıssadan Hisse: İmkân&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bilgilerden çıkarılabilecek tek sonuç bugün “beyin göçü” hadisesinin temelinde yatan imkan yaratma sorunudur. Hep söylediğimiz gibi, bilim ve teknolojide ilerleme ancak bu konudaki sağlam ve kararlı bir devlet politikası ile gerçekleşebilir. Akademisyenlere dilenilen imkan sağlandıkça ve tabi ki kazançları da onları bilimden başka bir şey üretmeye yönlendirmek zorunda bırakmayacak kadar, bilginin, emeğin ve bir ülkenin hazinesi olmanın hakkını verecek kadar olduğu müddetçe başarılmayacak hiçbir şey yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu an Harvard’da doktora sonrası çalışmasını yapan bir arkadaşıma neden dönmediğini sorduğumda aldığım yanıt, çalışmalarını sürdürebilmesi için yeterli imkanın sağlanmıyor olması idi. Yine Almanya’da akademisyenlik yapan bir arkadaşım da buradaki maddi imkansızlıklar içinde öğretim üyelerinin bilimle uğraşmak yerine birbirleri ile uğraştıklarını ifade etmiş ve rahat bir çalışma ortamı sağladığı için Almanya’yı tercih ettiğini söylemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sebeple, öncelikle yurtdışındaki değerli bilim adamılarımı yeniden ülkelerine çekmek, bundan 60 sene önce olduğu gibi, tersine bir beyin göçü başlatmak bir devlet politikası olmak zorundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tevfik Uyar&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3720730634999443133-4624066884535305703?l=kaleminesaglik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaleminesaglik.blogspot.com/feeds/4624066884535305703/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kaleminesaglik.blogspot.com/2009/11/aynstaynn-ataturke-mektubu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3720730634999443133/posts/default/4624066884535305703'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3720730634999443133/posts/default/4624066884535305703'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaleminesaglik.blogspot.com/2009/11/aynstaynn-ataturke-mektubu.html' title='Aynştayn’ın Atatürk’e mektubu'/><author><name>Zamanusta</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09443136408593746596</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_iGVPerTj0aU/SNz1-4BBZHI/AAAAAAAABJA/hzrFMarSy3g/s72-c/Albert_Einstein_Head.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
